Küresel Perspektif_6

Gittikçe parçalanan aidiyetler insanlığı nereye götürür? Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Kudret Bülbül'ün konuyla ilgili değerlendirmesini sunuyoruz.

Küresel Perspektif_6

  Gittikçe parçalanan aidiyetler insanlığı nereye götürür?

  Yaşadığımız çağa, olaylara bakıldığında 1. Dünya savaşı öncesini ne kadar da çağrıştırıyor. Yaşananlardan ibret alınmaz ise, “tarih tekerrürdür” denir.

Tam da yüzyıldan önce, dünyayı yeni kimlikler, yeni aidiyetler kasıp kavuruyordu adeta. İmparator kimliklere savaş açılmıştı. Her coğrafyadan, çoğu köksüz, yeni, tarihsiz, oluşturulmuş kimlikler fışkırıyordu. Sonuçta, belirli aralıklarla, Osmanlı, İngiliz, Avusturya Macaristan dahil bütün imparatorluklar dağıldı.

  Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Kudret Bülbül’ün konuyla ilgili değerlendirmesini sunuyoruz...

  Dünya maalesef Fransız devriminin ve ulusalcılığının insanlığın başına sardığı beladan bir türlü kurtulamıyor. Bu hastalık dalga dalga tüm dünyayı zehirlemeye devam ediyor. Dünyanın ödediği iki Cihan savaşı yetmiyor. Hala bu heyula bütün ülkelerin başında dönüp duruyor.

  Çevremize bakıldığında 1. Dünya savaşı öncesine benzer bir durumu yaşıyoruz. Parçalanan Balkanlar, Doğu Avrupa, Ortadoğu, parçalanma yolundaki İspanya…

  Parçalanan ya da parçalanma yolunda olan devletler değil sadece. Yeni oluşturulan ölümcül kimliklerle, atomize aidiyetlerle bütün coğrafyalar adeta patlamaya hazır alanlara dönüşüyor/dönüştürülüyor.

  İmparatorluklar çağının sona ermesiyle, yeni kimlikler ve yeni devletlerle dünya daha fazla huzur bulmuş değil. Tersine daha fazla parçalı bir dünya ile bütün ülkeler, daha fazla küresel emperyalist aktörlerin saldırısı karşısında daha fazla korunmasız durumdalar.

  Daha fazla parçalanan aidiyetler dünyayı nereye götürür? Etnik ve mezhepsel parçalanma nerede durur?

  Aslında bu durum insanlığın bilmediği bir durum değil. Avrupa’nın feodalite döneminde, feodal derebeyleri karşısında toprak ile birlikte alınıp satılan vassallaştırılmış/köleleştirilmiş insanlığın hali bilinmektedir.

  Osmanlı Devleti öncesi Anadolu beylikleri döneminde insanlar ne kadar ve nereye kadar özgürce hareket edebilirlerdi?

  Devletlerin, kimliklerin, aidiyetlerin daha fazla parçalanması insanlığa ekonomi, ticaret, sağlık, eğitim, seyahat açısından, gündelik yaşamı daha da fazla zorlaştırmanın ötesinde ne kazandırabilir?

  İnsanı sosyalleştiren, büyük toplum kesimlerinin bir parçası hissettiren mega kimlikler parçalandıkça insan daha fazla tek başına kalacaktır. Bu durum pek çok psikolojik, sosyolojik, patolojik sorunlar yanı sıra çok ciddi güvenlik sorunları da yaratacaktır. Bugün bütün devletlerin en zor tespit edebildiği, en zor baş edebildiği suç şebekeleri ya da terör örgütleri, tek kişilik ya da küçük gruplardan oluşan terör örgütleridir. Paramparça, atomize kimlikler ve aidiyetlerle, aslında belki de kimliksizleşerek bütün değerlerden soyutlanmış ya da küçük fanusu içerisinde sadece kendisine dair bir değer yaratmış insandan ya da küçük gruplardan daha tehlikeli ne olabilir?

  Artık bölgemizin, insanlığın ve dünyanın ödediği bedel yetmez mi? Mazlum milletler ve coğrafyalar, daha fazla parçalanarak, kuru bir etnik ve mezhepsel ırkçılık uğruna daha ne kadar bedel ödeyecek? Küresel şer odaklarının “parçala, böl, yönet” oyununa daha ne kadar gelecek? Bu kuru etniklik ve mezhep ırkçılık ne rasyonel, ne insani, ne ahlaki, ne de islamidir.

  O halde Necip Fazıl gibi, “durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak/kaldırsam kollarımı makas gibi açarak” dememiz ve haykırmamız gerekiyor. İnsanlık için daha fazla parçalanmayı, ayrışmayı değil, daha fazla bütünleşmeyi sağlayacak bir iklim, düşünce, vizyon geliştirmemiz gerekiyor. Daha fazla parçalanmaya, bencilliğe değil, daha fazla paylaşıma, ahlaki, ilkesel bir duruşa, erdeme ihtiyacımız var. Evrensel, insani, ahlaki, İslami değerlere (bunlar çoğu kez örtüşür), barış ve huzur içinde birlikte yaşamaya daha fazla anlam yüklemeliyiz. Bu yönde politikalar geliştirmeliyiz.

  Ama nasıl? Aslında yanıtlar bilinmiyor değil. Ama uygulaması zor. Sabırla, ısrarla uygulamak gerekiyor.

  İlk önce, bütün ülkeler kendi içindeki farklı etnik, ideolojik, mezhepsel, dini gruplara karşı daha kuşatıcı politikalar izlemeli. İzliyorlarsa, yanlış örneklere ve kınamalara aldırmadan, bu politikalarda ısrarcı olmalı. Derviş Yunus’un ifadesi ile yaratılanı, Yaratan’dan ötürü hoş görmeli.

  Bu türden politikalar izleniyor olabilir. Ama yetmez. Bu nedenle ikincisi belki de daha önemli: İnsan hakları, temel hak ve özgürlükler birer dış politika aracı olarak kullanmamalı. Bazı ülkelerdeki her şeye stratejik araç olarak bakan şer odakları, diğer ülkelerdeki farklılıkları, o ülkelere zarar vermenin en maliyetsiz yöntemi olarak görmemeli. Bu farklılıklar o ülkelere vurmak için birer koçbaşı olarak görülmemeli. İçerisinde farlı kimlik ve kültürleri barındıran ülkeler, emperyalist aktörlerin bu tür amaçlarına karşı son derece uyanık olmalı. Yanlış uygulamalarla kendi insanını bu tür aktörlerin kucağına itmemeli.

  Biliyorum, bu söylediklerim pek çok insan için, bugünün çıkar endeksli dış politika ve reel politiği açısından sadece birer temenni olarak görülecektir. Evet böyle düşünenler, küresel emperyalist aktörlerin uygulamaları ve amaçları açısından son derece haklıdırlar. Peki, “günümüz dünyasının reel politiği budur” diye, değer endeksli hiçbir çağrıda bulunmayalım mı? İnsanlığı, herkes için ortak iyiye davet etmeyelim mi? Unutulmamalı ki, makro politikaları belirleyici güçte olmasalar da, her ülkede devlet içinde ve dışında kuşkusuz sağduyulu oldukça önemli bir kesim vardır. Ve uzun dönemde hep iyiler kazanır.                                                               



Әlaqәli Xәbәrlәr